14.2.09

YAYLA ŞENLİĞİ

Bölüm 1

İkindi vakti Trabzon havaalanında uçaktan indim. Havaalanından kiraladığım araçla; uzun yıllardır görmediğim doğup büyüdüğüm dağ köyüne varmak için çıktığım yolculuğumun ikinci aşaması başlamış oldu. Akrabalarımın ısrarları sonucu düzenledikleri yayla şenliğine katılmayı kabul etmiştim. Bu şenlik benim doğup büyüdüğüm, dağların arasında bir vadideki köyün yaslandığı yüksek dağlardan birinde kurulmuş yaylasında yapılacaktı. Aslında şenlik yarın sabah başlayacaktı, fakat içimde doğan tarifsiz bir istekle hedefe bu kadar yaklaşmışken sabahı beklemeden akşam vaktı yola çıktım.

Arabayı sahili takip eden otoyol boyunca doğuya doğru sürerken, kıvrılıp giden yol boyunca bazen denizin dalgalarının coşkusunu bazen de yeşilin her tonunu barındıran doğası gözlerimin önünden geçip gitmekteydi. Dalgalar hiç yorulmadan sahile vurarak, denizin yeşile olan coşkulu aşkını binlerce yıldır anlatıyordu. İnşa edilen bu otoyol, denizin şarkısının yeşile ulaşmasını engellemişti. Doğanın gücünün, coşkusunun, şiddetinin ve sabrının bu engelli er geç ortadan kaldırmasını dilemekteydim.

Doğduğum topraklara yaklaştıkça kafamda hep mazinin perdesini aralamak, burada geçen çocukluğum ve gençliğime ait otuz beş yıl ve daha eski zamanlara ait anılarımı canlandırmaktı. Ayrıntılarını hatırlayamadığım ama yaşamımda önemli dönüm noktaları olan pek çok olay vardı. Ama kafamı en çok meşgul eden otuz beş yıl önce buradan ayrıldığım Ağustos ayının bir günüydü. O güne ait hiçbir ayrıntıyı hatırlayamıyordum. Hava nasıldı? Yolculuğumda bana eşlik eden kimseler var mıydı? Nerede ve kimlerle vedalaşmıştım? Nereden yola çıkmıştım? Neler hissetmiştim?

Bu benim için sadece bir seyahat değil, ayrıca zaman içinde geçmişe doğru zihinsel bir yolculuk olacaktı. Anılarımı ararken, hızla geçip giden yaşamın anlamı üzerinde de düşünmekteydim. Yaşamım çekim alanına giren her şeyin içinde kaybolduğu tanımlanamayan bir çekim alanı içinde geçmişti. Yaşamımın ilk yıllarında başlarken beni çekip yutmak isteyen bu çekimi hissedemiyordum.

Beni gerçek dünyaya bağlayan görülemeyen yaşam kuvvetimin hiçbir zaman zayıflamayacağını sanırdım, ama geçen yıllar içinde anladım ki bu bağ gittikçe zayıflamakta ve beni zorunlu olarak sonsuzluğun içindeki sonsuz yaşama hazırlanmaya zorluyordu. Bende bir kara deliğe doğru sürüklenirken, etrafımdan gerçek dünya ile bağlantısı kopmuş nicelerinin hızla kayıp sonsuz karanlık içinde yittiğini gözledikçe anlıyorum ki geri dönüşü olmayan bu yolda ancak kaderine razı olanlar huzur bulabilir.

Bütün gerçek ve gerçek ötesi olgular bir kara deliğin oluşturduğu çekim ve fırtınalar içine sürüklenmekteydi. Anılarım da, beynimde bir yerde açıkta duran bir kitaplık içinde karmakarışık duran, sanki mürekkepli kalemle elle yazılmış düzensiz kağıt yığınlarından ibaretti. Yılların estirdiği fırtınalar zaman zaman bazı kağıtların yırtılmasına, kiminin harap olmasına ve bazen de sonsuzluğun çekimi içerisinde uçup giderek karanlıklarda kaybolmasına neden olmuştu ve bu süreç devam etmekteydi.

Bu düşünceler içinde arabayı sürerken doğduğum eve ulaşınca kaybettiğim bu sayfaları yeniden bulacağımı ümit ediyordum. Yaklaşık bir saat sonra sahilden ayrılarak arabayı güney yönünde Karadeniz’in hiç bitmeyecekmiş gibi görünen sıradağları arasındaki vadilerin dibinde derelere paralel olarak dağların yukarılarına doğru çıkan bir yola saptım. Bu sıradağlar birbirine dolanmış zincirler gibidir. Bazen iki veya üç zincirin bir halkayı ortak kullanması gibi farklı sıradağların tek bir dağ üzerinde kesiştiği noktalar olduğu gibi bazen sıradağlar uzun vadilerle birbirinden ayrılırlar. Bu dağlar bende her zaman, ulaşılan her dağ zirvesinin ardında çeşitli yönlere uzayıp giden daha yüksek başka dağ silsileleri önüme çıkacakmış gibi bir çaresizlik hissi yaratır.

Önceleri az meyilli yer yer düz arazilerde ilerleyen araba yolu bir müddet sonra U şeklinde vadilerde, daha sonra da V şeklinde derin vadilerin dibinde, dağlardan akıp gelen derelere paralel olarak dere kenarlarını takip eden yollardan ilerleyerek gittikçe daha yukarılara çıkıyordu. Temmuz ayı başında hafif yağmurlu günde sanki her yer terkedilmiş gibiydi. Akşama doğru benim doğduğum köye ulaştım. Bu köy etrafı tamamen sıradağlarla çevrili çanak şeklinde bir köydü. Kuzeyinde daha alçak tepeler, doğu ve batı yönünde gittikçe yükselerek güney yönünde iki ayrı yüksek tepe oluşturuyordu. Köyün içine giden yol bizim dere kenarında bulunan arazimizin içinden geçmekteydi. Doğduğum evi ve etrafındaki bayır arazileri görmek için son dönemeci büyük heyecan içinde dönünce karşılaştığım manzara beni şaşırtmış ve üzmüştü.. Doğduğum ve on beş yıl yaşadığım büyük avluları olan ev ve etrafında bulunan meyve bahçeleri yerinde yoktu.

Dere arabamın sağ tarafındaydı. Tam bizim arazinin ortasında arabayı durdurdum ve dışarı çıktım. Sağ tarafımda, arazimizin dere tarafında kalan kısmında, bir mezarlığın uhrevi havasını vermeyen zevksizce düzenlenmiş küçük mezarlığın mermer taşlarındaki isimleri üzüntü ve dehşet içinde okurken yıllar önce aynı evde birlikte yaşadığım insanların hepsi gözlerimin önünden geçti. Hepsi sonsuza açılan karanlığın içinde kaybolmuşlar ve bu mezarlık onların gerçek dünyada bıraktıkları bir mesaj gibi karşımda duruyordu. Başımı kaldırıp derenin karşısında, beş yıl okuduğum artık terk edilmiş iki gözlü okul binasını gördüm.

Geriye dönüp evimizin de bulunduğu araziye baktım. Arazimiz aklımda kalandan daha bayır ve daha küçüktü. Bulunduğumuz yoldan yüz metre kadar yukarıda bulunan evimizin kurulu olduğu yurdu artık büyük dikenlerle kaplıydı. Güneye bakan evin cephesinin iki yanında bulunan avluların doğu tarafındaki otlarla ve ağaçlarla kaplanmıştı. Araziyi doğudan batıya doğru ve aynı doğrultuda gittikçe yükselen bir şose yolu büyük bir yara gibi bölmüştü. Bu şoseyi açanlar, evin önünde ve batı yönünde bulunan avluları ve pek çok meyve ağacını yok etmişlerdi.

Akşama doğru bu saatte içimi hüzün kaplamıştı. Hava kapalı ve kasvetliydi. Tekrar arabaya bindim. İçimde tarif edilemez bir huzursuzluk vardı. Doğduğum yerleri görmek bana eski anılarımdan hiçbir şey kazandıramadı, ancak içim burkuldu, bir küskünlük hissiyle arabaya binerek aracı yayla şenliği yapılacak dağa doğru sürdüm. Çocukluğumda yazları dağda yaşadığımız arazilerimiz ve dağ evimiz vardı. Biran önce onları görebilmek umuduyla arabayı dağlara doğru çıkan daracık ve dimdik toprak yola doğru sürdüm. Önceleri tek dağ gibi ilerleyen ve sonra iki ayrı zirveye ayrılan dağ üzerinde açılan şose yolu dağı boydan boya kesen zikzaklar çizerek yükseliyordu. Araba, her keskin virajı döndüğünde dik bir yokuşta zorlanarak ilerliyor, sanki lastikler toprağa yardımcı olması için yalvarıyordu. Yarım saatlik bir yolculuktan sonra akşam hava kararırken toprak yol büyük bir düzlüğe ulaştı.

Burası dağın batıdaki zirvesinden yüz metre kadar aşağıda nispeten eğimi az olan bir alanda arazi tesviye edilerek oluşturulmuş iki üç dönüm büyüklüğünde düz bir alandı. Arabayı meydanın girişinde durdurarak indim. Şenlik alanı yarın yapılacak büyük eğlenceye hazırlanmıştı. Çamuru engellemek için meydanın toprak zeminine çakıllar dökülmüştü. Meydan kuzeye bakan dağın yamacında yapılmıştı. Yapılan tesviye sonucunda meydanın dağ tarafında beş metre yüksekliğinde toprak bir duvar gibi dik bir yamaç oluşmuştu. Bu yamacın üst tarafı da nispeten düz bir set gibiydi.,

Meydanın batısında yemek pişirmek üzere bir set oluşturulmuştu. Bu setin üzerinde büyük bir ocak ve üzerinde büyük pişirme kazanları kurulmuştu. Bu setin bir kenarında plastik tabaklar, çatallar, kaşıklar ile dolu naylon torbalar yığılmıştı. Diğer tarafta çeşitli mutfak malzemeleri düzenli olarak yerleştirilmişti. Meydanın kuzeye bakan ön tarafında birkaç tane çardak vardı. Doğu tarafında düzlükten basamaklarla inilen muhtemelen şenliğe katılacakların doğal ihtiyaçları için inşa edilmiş küçük bir bina vardı. Yine batı tarafında çay servisi yapılacağı anlaşılan içinde çay ocakları bulunan brandalarla kapatılmış bir kulübe vardı. Meydanın ortasında şenlik ateşi yakılacağı anlaşılan bir odun yığını vardı, odunlar her yönden çatılmış şekilde yığılmıştı. Bir kenarda istiflenmiş olarak duran plastik masalar ve sandalyeler mevcuttu. Doğanın mutlak egemen olduğu bu dağın yamacına yol getirilmiş, elektrik getirilmiş ve meydanın üzerinde çelik tellere bağlanmış bir aydınlatma tesisatı kurulmuştu. Ayrıca yapılacak yayla şenliğini kutlayan pek çok bez afişlerde görünür yerlere serpiştirilmişti. Yarın sabah başlayacak şenliği düzenleyenlerin her tür hazırlığı tamamlayarak köye indikleri anlaşılıyordu.

Bir plastik koltuk alarak meydanın kuzeye bakan en uç noktasında bulunan büyük bir çam ağacının dibine oturdum. İnsanda hayranlık ve saygı uyandıran yaklaşık bir buçuk metre çapında boyu akşamın karanlığında gökyüzüne kadar ulaşıyormuş gibi gözüken, her yöne doğru düzgünce uzayan dalları sayesinde dairesel bir örtü oluşturan bu büyük çam ağacı sanki dev bir direk üzerine oturtulmuş koyu yeşil renkli dev bir koni gibiydi. Yüzyıllardır buradaydı, sanırım bu yayla şenliği alanını açanlar da ona kıyamamışlardı. Bu dev ağaç doğal bir örtü oluşturmakta ve yağmurların dibine erişmesine izin vermemekteydi, bu nedenle bedenin etrafında büyükçe bir alan kuruydu.

Yağan.yağmurun damlalarının ağaçların yapraklarına çarparak oluşturduğu sesler, bu dağları kaplayan ormanlardan yükselen büyük bir uğultuyla her tarafa yayılıyordu. Kuşlar uykudan önce son şarkılarını söylemekteydiler. Doğuya doğru dağın diğer zirvesinin yamacında bulunan arazilerimiz bulunduğum yerden görülüyordu. Karadeniz’in kendini yenileyen doğası bizim buradaki tarlaları ormana çevirmişti. Küçük dağ evimizin olması gereken yer ormanın içinde kaybolmuştu. Burada aklımda kalanların hiç birinden iz kalmamıştı.

Yaşadıklarım üzerinden yıllar geçtikten sonra geldiğim bu noktada korku içerisinde plastik koltuğa gömülmüş, düşünüyordum. Bu korkunç yerde yapayalnız bir geceye doğru zaman ilerlemekteydi. Önümde aşağılara doğru uzayıp giden ormanın içindeki ağaçlar arasında akşam karanlığında hafif rüzgarda sallanan dallar ve yapraklarla birlikte gölgelerin oluşturduğu imgelerin yarattığı ve beni izleyen yüzlerce doğa dışı orman yaratığı dolaşıp durmaktaydı. Her biri bir ağacın arkasında koşarak diğerini gidip saklanıyor ve gittikçe kalabalıklaşıyor ve bana yaklaşıyor gibiydiler. Zihnim maziye ulaşmak istiyordu, ama zihnimde yarattığım imgeler, ormandan gelen ürkütücü sesler arasında beynimde ölülerle sağlar, eskilerle yeniler birbirine karışmıştı. İçimden çıkıp anılarımın bulunduğu odaya girmek ve kaybettiğim parçaları bulmak istiyordum; ama korkularım buna izin vermiyordu, suyun altında nefessiz kalan biri gibi doğaötesi bir gecenin içerisinde kaybolmak üzere olduğumu hissediyordum.

O anda arkamda yükselen dağın zirvesinden gelen baykuş sesi, doğadışı gecenin başlangıç işareti oldu. Sanki dağın yamacının yukarılarında bir yerlere yerleşmiş büyük bir senfoni orkestrası bu dağda açılan bu çıplak meydanda yapılacak bu geceki eğlenceye katılacak olan doğadışı yaratıkları dansa davet eden uğursuz müziğini çalmaya başladı. İnsanın kanını donduran doğadışı yaratıklar dünyasının müziği gittikçe hızlanıyor, yerler yarılıyor, yeraltı canavarları, cehennem iblisleri, ve zebanileri, içinde ırmaklar akan derin ve zifiri karanlık vadilerde yaşayan cinler, ve uzayın derinliklerinden bu çağrıyı kabul eden dünya dışı yaratıklar, ve içimde korku yaratarak mazinin perdesini açmamı engelleyen ormanda geceleri ortaya çıkan her türlü devler ve cinler zihnimden çıkarak bu meydanda toplanmaya ve müziğin ritmine uyarak dans etmeye başladılar. Oldukça düzenli olarak çok çalışılmış bir gösteri yaparcasına kendi cinsleriyle bir araya gelerek diğer yaratıklarla uyum içerisinde gayet karmaşık olağandışı bir yeteneğin düzenlediği karmaşık koreografilerini uygulayan sonsuz sayıda dansçının dehşet veren danslarını sürdürmekteydiler.

Bu doğadışı gecenin içerisinde arkamda yükselen müziğin sesi ve yaratıkların çıkardığı ahenkli ve korkunç seslerle sürüp giden doğadışı yaratıkların karmaşık dansları ve anlaşılmaz eğlencesi, her yanı kaplamıştı. Zaman sanki durmuştu, içimde oluşan korku ortadan kalkmıştı. Benliğim içimden çıkarak, anılarımın gelişigüzel yığıldığı beynimde bir yerlerde saklı olan dağınık kitaplığa ulaştı. Çok yakında olduğunu hissettiğim ama gecenin karanlığında göremediğim doğup büyüdüğüm yerlerin kırk yıl öncesine doğru zaman içerisinde havada süzülüp giden bir martı gibi yaklaşmaktaydım. Gençlik yıllarımla çocukluk yıllarım arasında belli belirsiz dolanıyordum. Zihnimde canlanan anılarımı kronolojik bir sıraya sokmak mümkün değildi. Her defasında üzerindeki yazıları belli belirsiz olan bir sayfayı elime alıyor okumaya çalışıyordum. Bu topraklara ait anılarımın büyük ve en okunaklı kısmı beni derinden etkileyen üzücü hadiselerle doluydu. Buradan ayrıldığım günle ilgili hiçbir iz bulamıyordum. O günü hatırlamak bir saplantı şeklinde beynimi kemiriyordu. Heyhat o güne ait hafıza kaydı uçup gitmişti.

Ümitsizlik içerisinde birkaç sayfaya gelişigüzel bakarken birden kızıl bir aleve dönüşen bir yazı elimi yakarak havaya doğru yükseldi ve başımı kaldırıp yukarıya baktığımda bütün gökyüzünü kapladığını gördüm:

“OKU”

İlahi sözcük her yanı gözleri kör edercesine aydınlattı. Meydandan gelen sesler tamamen kesilmişti. Oturduğum koltuktan kalktım ve arabaya doğru yürüdüm, meydanda doğa dışı yaratıklardan hiçbir belirti kalmamıştı.

Ne yazık ki buradan ayrıldığım güne ait anılarımda hiçbir ize rastlayamadım. Öte yandan kırk yıl önce bu topraklarda başlayan yalnızlığımın hala sürdüğünü benliğimde hissederek gecenin karanlığında geri dönmek üzere arabama bindim.